Çarşamba, Ocak 18, 2017

KUR'ANA DAİR

Kur’an Öğrenmeye Dair

 Kur’an, Rabbü’l-Alemîn’in bizlere en son ve en mükemmel mesajıdır. O, her yönü ile insana hayat kaynağıdır. Lafzıyla da manasıyla da mucizedir. İnsanlık, iki cihanın saadetini ancak ve ancak onu okumak, anlamak ve gereğini yerine getirmekle temin edebilir.

O öyle bir kitaptır ki, bu güne kadar ilk günkü tazeliğini ve sağlamlığını muhafaza etmiş yegane ilahi hitaptır. O, kendisiyle ibadet olunan, harfi başına sevap kazandıran bir hazinedir. Katı kalpleri yumuşatan, onulmaz dertlere derman olan bir şifa kaynağıdır. Onunla öyle veya böyle haşir neşir olan mutlaka nasipdar olur.

Mesela, kişi, onun manasını anlayamasa da ona hürmet edip, Rabbimin Kelamı mülahazasıyla okuduğunda ibadet sevabı kazanır. Onu yazan hattatlar, hem bu dünyada saygı ve itibar görür, hem bu sebeple geçimlerini temin ederler. Ahirette ise, ihlasları ölçüsünde apayrı nimete nail olurlar. Onu güzel sesi ile süsleyen káriler gönüllere taht kurar, melekler tarafından tebcil edilirler ve kim bilir ahirette ne güzel nimetlere nail olurlar. Onu, öğreten ve öğrenen kimseler, Efendiler Efendisinin ifadeleri içinde müminlerin en hayırlıları arasında yerlerini alırlar. Onu anlamaya çalışan, bunun için tefsirlere müracaat eden, alimlerin dizinin dibine oturan herkes Rabbin hoşnutluğuna doğru yelken açarlar. O, girdiği her atmosferi nurlandırır, her yana nurlar saçar.

Üstad Hazretleri, yıkılışları en derinden yaşayan, milletin başına açılan gaileleri en iyi bilen, bunun verdiği ızdırapla gece gündüz iki büklüm yaşayan bir kamet-i bâlâ iken bu milletin istikbalinin yeniden aydınlanması adına yapılacak şeyi bir küçük cümle ile dile getirir. Van’da inzivada iken apar topar alınır, bir şakî gibi derdest edilerek önce Burdur’a, oradan Isparta’ya ve nihayet Barla’ya doğru yola çıkarılır. Yolculuk esnasında Erzurum’un Pasinler ilçesinin Korucuk köyünden geçerken oranın yerli halkından karşılarına çıkıp hürmet gösterenlere "Evlatlarınıza Kur’an’ı öğretin, gerisini merak etmeyin" buyururlar. Devrin en büyük dertlerine karşı en müteessir ilacı bir çırpıda söyleyiverir.

Belli ki, fizik dünya ile metafizik alemlerin alakası çok kavidir ve Kur’an bu alakanın kurulmasında en büyük bir vesiledir. Ona dair yapılan bütün hizmetler, gayretler, çalışmalar dünyevi ve uhrevi başarıların kapılarını aralamaktadır. Osmanlı ona hürmeti ve hizmeti sayesinde cihan devleti olmuştur. Onu bir vadiye bırakıp kendisi de bir vadide yaşamaya başladığı günden itibaren ise, kendisine verilen nimetleri yavaş yavaş kaybetmiştir. Zillet ve meskenetin en ağırlarına maruz kalınmıştır.

Bugünün inananları da cihan çapında varlıklarını idame ettirme arzusu içinde iseler, Rabbilerinin kendilerine biçtiği misyonu edaya gerçekten niyetli iseler, katiyyen Kur’an’a bigâne kalamazlar. Rabbü’l-Alemîn, adeti gereği bir kısım güzellikleri bazı sebeplere bağlamıştır. Yaşanılan onca hadise apaçık şahittir ki, Kur’an bu sebeplerin en başında gelmektedir.

Gönül ne kadar da arzu eder, her yerde Kur’an seferberliği başlasa.. herkes, kadını-erkeği, yaşlısı-genci bu seferberliğe iştirak etse. Önce bilmeyenler nasıl okunacağını öğrense, bilenler onu en güzel şekli ile yani tecvidli olarak okuma gayreti içine girseler. Bu işi gözünde büyütenler, şunu akıldan çıkarılmamalıdır. Can çıkmadan bu iş için kimse geç kalmış sayılmaz. Yıllar önce tanıştığım yaşlı bir adam bu dersi verdi bana. 70 yaşlarında Balkan göçmeni bir ihtiyar idi. Kendi demesine göre, 63 yaşında hafızlığa başlamış ve bitirmişti. Sonra da Süleymaniye Camii imamından Arapça, hadis vs. dersleri almaya başlamıştı. O bunu söyleyince hemen aklıma sahabe efendilerimiz geldiler. Çünkü onların pekçoğu kırkından sonra Kur’an’ı öğrenmişlerdi.

Ardından, irili ufaklı halkalar kurulsa, herkes Rabbimizden gelen bu son mektubu anlama adına bir araya gelseler. Biraz bilenler bu işe önayak olsalar ve az da olsa devamlı olan amelin hayırlı olacağını bilerek, belki de birkaç yıl hiç bozmadan devam etseler. Kur’an’ı baştan sona bir tefsir eşliğinde takip etseler. Anlaşılamayan yerleri geçiştirmeyip ehil olanlara sorsalar ve elden gelen bütün gayreti sarfederek Kur’an’ı anlamaya çalışsalar. Ardından da onun ahlakıyla ahlaklanarak, ahkamına inkıyad ederek, en küçük bir hakikati için canları feda edecek bir ruh haletine kavuşsalar. Evet, gönül hem kendisi için hem kardeşleri için hep bunu istiyor.

Evet, yıllar önce okuduğumuz şu hadisin tebşiri kulaklarımızda tın tın etmektedir. Hz. Ebu Hureyre’nin rivayet ettiği bir hadislerinde Fahr-i Kâinat aleyhi ekmelü’t-tehâyâ şöyle buyururlar: "Bir kavim (bir grup insan), sırf Allah’ın kitabını okumak, aralarında müzakere ederek (onu anlamaya çalışmak) maksadıyla Allah’ın evlerinden bir evde bir araya gelseler, (bu sebeple) onlar üzerine semadan sekine (iç huzuru, vakar, itminan) iner, her taraflarını rahmet kaplar ve melekler etraflarını sarar. (Derken), Allah kendi katındaki (meleklere) onları anlatır. (Dikkat ediniz) Kimi, ameli (iradesi ile ortaya koyduğu sa’yi) ileri götürmezse nesebi (anası atası) ileri götüremez."

Şimdilerde yaz mevsimi gelirken herkese iş düşüyor. Küçüğümüz büyüğümüz hep beraber bu yazımızın hiç olmazsa bir kısmını Kur’an’a ayırırsak kim bilir ötelerin sakinlerini ve Rabbü’l-Alemini ne kadar sevindirecek, geleceğimiz adına ne tür güzelliklerin kapısının tokmağına dokunmuş olacağız. Bu iş o kadar da zor olmasa gerek. Bakınız bir dostum başından geçen bir hadise ile Kur’an öğrenmenin ne kadar kolay olduğunu anlatıyor:

Başkırdistan’da medresede ders veriyordum. Bir gün 13 yaşlarında bir çocuk geldi.  Yanına yaklaştım ve tanıştım. Adını şu an hatırlamıyorum ama Rus ismine benziyordu. Kendisinin müslüman olduğunu, Tatar olduğunu ve camiyi ziyarete geldiğini söyledi. Biraz hoş beşten sonra, o, benim burada neler yaptığımı sordu. Ben de caminin alt katının medrese olarak kullanıldığını, benim burada ders verdiğimi, her yaştan insanların buraya gelip eğitim aldığını, iki yıllık eğitimin bitiminde imamlık sertifikası verildiğini, uzun uzun anlattım. Burada verdiğimiz dersleri de sayıp mevzuyu Kur’an’a getirdim. Kendisine Kur’an’ı okumayı bilip bilmediğini sordum. Bilmediğini söyledi. Öğrenmek isteyip istemiyeceğini sordum. “Neden olmasın, olabilir” dedi. Hemen şimdi başlayalım mı, diye teklif ettim. Kabul etti. Bir elif-be cüzü aldım ve harfleri göstermeye, altlarına yazarak anlatmaya çalıştım. Beyaz ve güleç yüzlü bu çocuğun zeki olduğu her halinden belliydi. Beş harf veriyordum, öğrenip geliyordu. Derken beş harf daha ve böylece alfabe bitti. Harekeler, cezm, şedde... Yaklaşık üç saat geçmişti ki, bu çocuk Kur’an’ı heceleyerek okumaya başlamıştı...

Evet, bu iş sanıldığından daha kolaydır. Yeter ki azim ve devamlılık olsun. Öte yandan bu iş için ne kadar fedakarlık yapsak değmez mi? Kur’an’ın burada da ahirette de bizim elimizden tutması, şefaatçi olması için herşey verilmez mi? Bakınız bir dostumun yaşadığı şu olay da bu hususla alakalı ibretlik bir hadisedir.

Amerika’da bir hastanede chaplain (insanlara dini hususlarda yardımcı olan görevli) olarak bulunuyordum. Bir gün hastaneye yeni birisi geldi. Ziyaretine gittim, gayet ciddi görünümlü bu zenci hasta çok yaşlı görünmese de evraklardaki yaşı 60 civarı idi. Odasına girdim, kendimi tanıttım. Hastalığından ve başından geçen bazı hadiseleri anlattı. İlk tanışmamızda bana Kur’an öğrenmek istediğini söyledi. Haftada bir gün bu hastaneye geldiğimi, inşallah haftaya döküman hazırlayıp getireceğimi vadederek ayrıldım. Ertesi hafta gittiğimde, tekerlekli sandalyede oturuyordu ve burnuna oksijen hortumu bağlı idi. Çok zor nefes alıyordu. Ben odanın kapısının  hizasına geldiğimde uyukluyordu ama birden uyandı ve beni farketti. Hemen yanına çağırdı. Ben de elimde getirdiğim dökümanları verdim ama çok müsait olmadığını düşünerek hemen ayrılmak istedim. Fakat o, ısrarla o gün derse başlamamızı istedi. Kendisine birkaç harfi anlattım, o da dikkatle tekrar etmeye çalıştı. Artık ayrılmam gerektiğini söylediğimde, sanki çok büyük iyilik yapmışım gibi o ciddi adamın yüzü gevşedi, tebessüm ederek çok teşekkür etti. Odadan çıktığımda “bu adam canıyla cebelleşiyor, bu halde Kur’an öğreneceğim diye gayret ediyor” diye düşünüyordum. Gördüklerim beni çok derinden etkilemişti. Ertesi hafta yine gittim, ancak bu sefer odada bir doktor vardı. Bu yüzden rahatsız etmeden geri döndüm. Bir sonraki hafta gittiğimde, yine burnunda hortum. Onu öyle gördükçe içim parçalanıyordu. Bana bir kızdı.. “Sen neden, geçen hafta beni ziyarete gelmedin” dedi. “Geldim ama doktor vardı. O yüzden girmedim.” dedim. Beni hissiyata gark eden şu cevabı verdi: “Sen geldiğinde kim olursa olsun, o dışarı çıkacak. Sen bir daha asla geri dönme. Ben, sen geldiğinde kimse ile görüşmek istemiyorum” dedi. Bazı haftalar geldim, onu uyuyor buldum. Biz bütün harfleri bitiremedik. Ama sağlığı elverse idi inanıyorum ki, o bu azimle Kur’an’ı okumayı öğrenirdi. Aradan bir iki ay geçmişti ki, bu zat Hakk’ın rahmetine kavuştu.

Ölümle pençeleşen bu saf müslümanın hissiyatında, gayretinde haksız olduğu düşünülebilir mi? Mevlam bizleri o Kur’an’a hakkıyla talebe kılsın. Burada da, ötelerde de bizi onsuz bırakmasın...

Ali Ünsal

Kaynak: http://www.herkul.org/yazarlar/index.php?view=article&article_id=5831

 

 

 

Yorum ekle

Güvenlik kodu
Yenile